20 Mart 2015 Cuma

20.03.2015 Hacettepe Beytepe Kampüsünde Nevruz ve Terör!

20.03.2015 Hacettepe Beytepe Kampüsünde Nevruz Kutlamaları Adı Altında Terör ve Terörist Propogandası!

20.03.2015 Cuma günü ocak ayı itibariyle mezunu olduğum Hacettepe'ye oda arkadaşım merhum İbrahim Keleş adına Beytepe Gazze Camiinde okutacağımız Mevlid ve ikramları dağıtmak için geldim. Namaz sonrası City'ye yemek yemeye indiğimde Nevruz Kutlamalarını gördüm, herhangi bir olay yoktu. Sonrasında yurtlara, müdüre hanımla bir konu hakkında görüşmek maksadıyla indim, çıktığımızda bir öğrencinin ağzında kanama olduğunu, arkadaşlarının ambulans istediklerini gördüm, fakat yurtta araç isteyecek bir güvenlik görevlisi yoktu. Daha sonra gördüm ki tüm güvenlik görevlileri yukarıda toplatılmıştı..

Bu öğrencinin yukarıdaki Nevruz gösterisi yapan kişiler tarafından dövüldüğünü öğrendik. Yanımdaki arkadaşımla birlikte yukarı yemekhane mevkiine çıktığımızda halay çekildiğini ve fakat yüzleri kapalı, kimi kar maskeli, poşili kişilerin bir fotoğrafın önünde beklediklerini gördük. Bu 30.000'den fazla vatandaşımızın katili terörist başı abdullah öcalandı.



Bunu fotoğrafladım ve orada okulun öğrencileri tarafından seçilmiş bir arkadaşımıza bu fotoğrafın burada durdurulmaması gerektiğini belirttim. Rektörlüğe bildirilmesini istedim.Kendisi rektörün burada olduğunu ve göstericilerin rektörden izin aldıklarını söylediğini rektörün sakinleştirmek amacıyla bir bez parçası sadece dediğini belirtti. Sonrasında fotoğrafın bulunduğu yere yeniden döndüm ve burada rektörün fotoğrafı kaldırmalarını "nazikçe rica ettiğini gördüm" en hafif ifadeyle. Fotoğrafın kaldırılmasını ve ellerinde tutmalarını istiyordu. Göstericiler 15 dakikaya programı sonlandıracaklarını bu sırada da indireceklerini söylediler. Rektör sonrasında yeniden apo posterine karşı çıkan grubun yanına geldi ve bunu iletti. Israrla buna müsaade edilmemesini polisin davet edilmesini istedim. Fakat rektör şiddetin çözüm olmadığını bunu hala anlayıp anlamadığımızı sordu. Biz de uyarıya devam ettik ve aşağıda ağzı kanlar içinde bırakılan öğrenciden bahsettik şiddetse uygulayıcılarının karşı da olduğunu hemen okula polisin alınmasını istedik fakat yine dinlemedi.

Sabah saatlerinde ise daha büyük bir posterin açıldığı twitter aracılığıyla öğrendim fakat öğlen itibariyle bu poster yoktu. Hatta rektörün bu pankartın açılması üzerine gereğinin yapılmasını isteyen öğrenciler sayesinde durumdan haberdar olduğunu da öğrendik.




15 dakika sonrasında artık terörist diyeceğim grup yaşasın apo 'biji serok apo' ve bazı kürtçe slogonlar atarak yemekhane bölgesinde sıkılaşarak toplandı. Sonrasında ise 'Beytepe Faşizme Mezar Olacak' sloganlarıyla karşı gruba ellerini kaldırarak bağırmaya başladı. Bu hareket üzerine yalnızca vatan sevdası ve bayrak sevdasıyla orada bu gösteriye karşı çıkan gruptaki bazı kişilerden sadece bir kaç kişi elleriyle kurt işaretleri yaparak tepki gösterdiler.Bu harekete de daha fazla kişi yapmamalarını ve ellerini indirmelerini isteyerek karşılık verdi. Bunu gören teröristlerden kızıl sakallı biri kapşonunun içinden bir şey çıkardı ve bağırarak koşmaya başladı arada güvenlik görevlileri vardı fakat onların hiç bir etkisi olmadı. Daha sonra ise ellerindeki şişeleri atmaya başladılar, hızla karşılarındakilerin bulunduğu yöne koştular.




Fotoğrafa dikkatli baktığınızda güvenlik görevlilerinin yüzlerini teröristlere dönük olarak adeta etten duvar ördüklerini fark edeceksiniz! Hemen arkalarında biraz tartaklanmış, saldırıya uğramış küçük bir grup saklanıyor.

Teröristlerin en az yarısının elinde sopalar vardı yakaladıklarını sopalarla dövdüler kaçamayanlara satırla saldırıldığını söylediler daha sonra yere düşen  bu satırı almaya çalıştıklarında ve bir bezin içine koyduklarını gördüm. Bir kısım vatan sevdalısı çok küçük bir alanda sıkıştırıldı bu sırada güvenlik acil şekilde çembere aldı bu küçük grubu. Eğer bu yapılmasa linç edileceklerdi. Fakat vazgeçmediler ve güvenliği aşmaya çalıştılar. Aşamayınca da sloganlarla çekildiler. Daha sonra bunu twitter ve bazı sitelerde faşistler saldırdı devrimci üniversiteliler püskürttü şeklinde lanse edildiğini gördüm benim bu yazıyı yazma sebebim de budur! Fotoğrafa bakıp kimin saldırdığını anlamayacak beyin zaafı bulunanlara da bir sözüm yok. Açıkça kovaladık kaçtılar deseler en azından dürüst olduklarını söylerdim.



                             



Rektör bu olaylar olmasına rağmen okula polis almadı ve 6-7 öğrenci saldırılar sonunda yaralandı ve Beytepe Gün hastahanesine kaldırıldı. Rektörün daha sonra Gün hastahanesine gittiğini öğrendim fakat orada ne olduğu konusunda bilgim yok. Yaralıları ziyarete gittiğimde gönderildiklerini öğrendim fakat bir görevli yaralanan ve hastahaneye gelen öğrencilerin isimlerini aldı, saldırgan teröristlerin isimleri alındı mı merak ediyorum doğrusu!

Bu olaylar hemen Fizik Mühendisliği ile City Center arasında gerçekleşti, daha sonra city center arkasındaki otoparakta da bazı kişilere saldırıldı, polisin buradaki kameraları inceleterek saldıran teröristleri tespit etmesini ve adaletin gerekli cezayı verdiğini görecek miyiz?

Sonrasında terörist grup kürtçe sloganlar ve terörist başını övücü sloganlarla Hacettepe Üniversitesinde yürüyüş yaptı.



Benim saldırının tam ortasında kalmama rağmen herhangi bir saldırıya maruz kalmamamın nedenine gelecek olursak saldırı başladığında ben yerimden kıpırdamadım yalnızca şişelerden başımı korumak için şapkamı örttüm. Ani saldırıya geçen terörist grup da sadece kaçanlara ve kümeleşen gruba yönelmişti.


Saldırı gerçekleşince kaçan arkadaşlar göstermiştir ki bu apo posteri açılmasına ve pkk propagandasına karşılık gerçekleşen tepki; teröristlerin iddia ettiği gibi "ülkücü faşitler" veya herhangi bir teşkilatlı gruptan gelmemiştir. Sadece vatanını seven ve şehidine,bayrağına minnet duyan öğrencilerin bireysel tepkileridir!
Teröristler de göstermiştir ki dağ ve şehir eğitimleri yerinde!


Son olarak şunu belirtmekte yarar var ki terörist olarak nitelediğim kişilerin büyük bölümü Hacettepe Üniversitesi öğrencisidir. Yalnızca küçük bir kısım dışarıdan gelmiştir yüzler gayet tanıdıktı çünkü.Ve bu terörist propagandasına haline gelen gösteriyi Hacettepe Üniveristesi öğretim üyelerinden bir kısmı açıkça desteklemişlerdir''





Fotoğraflarda yer alan bu kişiyi polislerin iyi araştırmasını ve Hacettepeyle bağlantısını deşifre etmelerini özellikle isterim!



23 Aralık 2014 Salı

HAKÎKAT ŞEHRİNDE BİR GÜZEL GÖRDÜM - SALİH BABA DİVANI

HAKÎKAT ŞEHRİNDE BİR GÜZEL GÖRDÜM

Hakîkat şehrinde bir güzel gördüm
Bir göreni göremedim ne çâre
Sevdâ-yı aşkından yanıp kül oldum
Bir bilen yok soramadım ne çâre

Bir zaman bekledim Leylâ dağını
Bir zaman bekledim gül budağını
Bir zaman bekledim yâr otağını
Vâsıl-ı yâr olamadım ne çâre

Andelîbin işi âh u zâr olur
O nasıl güldür ki tezce hâr olur
Bir gönül kul olur gâh hünkâr olur
Ben bu sırra eremedim ne çâre

Bir gülün ki hân vardır yâr demem
Kansız dîdelere âh u zâr demem
Yüzünü görmeden yârim var demem
Ben bu yâri bulamadım ne çâre

Niceleri yâr der gönlü binada
Niceleri yâr der gönlü zinada
Nicesinin gönlü bey'ü şirâ'da
Bu yâr kimdir bilemedim ne çâre

Duydum ki yârimin yeri Kâf imiş
Dillerde söylenen kuru lâf imiş
Aslını sorarsan "nün" u "kâf" imiş
Pâyine yüz süremedim ne çâre

Meded Pîr-i Sâmî bir gör hâlimi
Bu Salih'e çok ettiler zulümi
Aç vuslat perdesin göster gülümi
Çok ağladım gülemedim ne çâre

SALİH BABA DİVANI


20 Nisan 2014 Pazar

L'AN NEUF DE L'HEGIRE (MAHOMET) --- VICTOR HUGO

Victor Hugo'nun Peygamberimiz için yazdığı dizeler

Hazreti Muhammed'in (sav) doğumunun 1443'üncü yılının kutlandığı günlerde Fransız düşünür ve yazar Victor Hugo'nun Hazreti Muhammed (sav) için yazdığı dizeler Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Dil Eğitim Merkezi Fransızca Bölümü Öğretim üyesi Yakup Yaşa tarafından uzun araştırmalar sonrası Türkçe'ye çevrilmiş.
Ünlü Fransız yazar Victor Hugo'nun, 1855 yılında sürgündeyken yazmaya başladığı, insanlık tarihi ve gelişimini anlatan ve hala Fransa'nın gerçek anlamdaki tek destanı olarak kabul edilen, "La Légende des Siècles (Yüzyılların Efsanesi)" adlı eserinde; Allah, İslam, Kur'an ayetleri ve Hz. Muhammed (sav) ile ilgili çok sayıda şiirinin olduğu yüz yıllardır biliniyor. Ancak, aynı eserin Brüksel'de 28 Eylül 1859 yılında yapılan ilk baskısında yer alan İslam ve İslam peygamberine dair 'Mahomet', diğer baskılarından çıkarılmıştı. Yüzyılın Efsanesi'nde de yer alan "Mahomet"'i Le Centre national de la recherche scientifique (Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi), ancak, Hugo'nun ölümünden yüzyıl sonra yani 1985 yılında yayınlamıştı. Bu yayınla birlikte Hristiyan dünyasında bir çok tartışmaya neden olan Hugo'nun Müslüman olduğu da tartışılmaya başlanmıştı.
Hugo eserinde Hz. Muhammed'in (sav) ölmeden önceki son zamanlarını anlatıyor.



 L'AN NEUF DE L'HEGIRE
 (HİCRİ DOKUZUNCU SENE)

MAHOMET
HZ.MUHAMMED


Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında
Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu
Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu
Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.


Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı
Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı


Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu
Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.


Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki
Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki
Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi
"Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur
Onsuz bir değerim olmazdı."
Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.


O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.
Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!
Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum
Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin
Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."
Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum
Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
"Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,
Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi
Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
"Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
"İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
"Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi
Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.


VICTOR HUGO




15 Şubat 2014 Cumartesi

Sökün sahte su borularını,ev ev merhamet şebekesi kurun!- REİS BEY

REİS BEY (1988)



1948 yılından 1960'a kadar tiyatro kaleme almayan Necip Fazıl'ın 1960 ihtilalinden sonra hapiste yazdığı üç eserden biri Reis Bey diğerleri ise Ahşap Konak ve Büyük Doğu'nun kapanması üzerine tamamlanamayan Kumandan eseridir.

Reis Bey Mesut Uçakan tarafından sinemaya uyarlanmış, Reis Bey karakterini Haluk Kurdoğlu oynamıştır. Reis Bey bir ceza hakimidir,ömrü otel odalarında geçmiş yapayalnız sert taş kalpli bir adamdır. Merhamet hakkındaki  düşüncesi "merhamet ağızların iğrenç sakızıdır" ve "merhamet idamlık suçtur" olan Reis Bey'in hayatı idama mahkum ettirdiği bir sanığın şu sözleri ve idamından sonra suçsuz olduğunun anlaşılmasından sonra değişir.

-Etmeyin Reis Bey siz ağlayamazsınız. Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz. Siz merhametten, acıma duygusundan yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. Yerine göre haklısınız. Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için en büyük hakkı kaybediyorsunuz. Rahmet kaldırılmış sizin üzerinden buz çölünde yol alıyorsunuz. Reis Bey mühürlü kalbinizin açılmasını dilerim. Allah sizi de arındırsın.

Bu sözlerin dışında filmde beni etkileyen ve not aldığım diğer bölümler ise şöyle:

-Affı anlayınca kendinizden başka her insanı mazur göreceksiniz. Herkesi bu hale birbiri getirdi. Herkes herkesi affetsin. Başka ne çaremiz olabilir?

-Gelin çocuklar kumar masasına dizilip hep beraber ağlayalım. Mazlumun kendinde kıyılana, zalimin de kendinde kıydığına ağlayalım.Zalime daha çok ağlayalım.

-Ben diyorum ki her fert başucuna suçlu benim herkes suçsuz levhasını asmalıdır. Ben diyorum ki yegane kurtuluşumuz herkesin herkesi affetmesindedir. Daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer.

-Soğuk kış geceleri köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda. Gömleğimin yakasında isterse çareme adli tıp baksın. Fakat bir hastaneye girsem de kan kanseri çeken hastalar görsem acaba onları bu hale ben mi getirdim diye düşünürüm. Ben ne yaptım?

-Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum. Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş yaşamayı öldürüyoruz. Merhamet...Alem bu temel üzerinde eğer toprağa, tohuma hatta kire, lekeye merhamet... Merhamet olmasaydı su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı, şırıltılı su. Ne duruyorsunuz sökün sahte su borularını. Ev ev merhamet şebekesi kurun. Tepelerinizdeki çatıları da yıkın, göklerle temasa geçin. O zaman göreceksiniz ki acı su borularından kendi kendine tatlı su akacak. Ve başlar üstünde güneşe yol veren kubbeler yükselecek.

-Gelemem dadı, gözyaşlarım kurur diye korkuyorum.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Ruknettin'in Kalbi İçin Kehanetler - Kemal Sayar

Ruknettin'in Kalbi İçin Kehanetler



Ruknettin'in aynalarda ağladığı kadar var.

Bir mevsimin kıyısından tutarsan Ruknettin
Kurak ovalara yağmurlar yağar,
Ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,
Kalbin şiir olup vadilerini sular.

Senin de vadilerin vardır Ruknettin!
Kehanetler kurarsın,yağmalarsın kendini
Kurtarıp o yangında ilk önce kalbini
Niyedir,aynalarda azalır sesin.

Doktorum
Ben bu kalbimi sarınır örtünürüm
Kış gecelerinde o nu yakar ısınırım
Üşürsem helak olacağımdan korkarım.

Doktorum
Gayya kuyusuna inmek istemem
Bana bir ip uzat,yağmurlar istemem
Aynaları kırarım,suretimi istemem
Mevsimler dönedursun,bu dünyayı istemem
Ben Allah'ı isterim.

Ben hep aynalardan geçerim doktor
Aynalar benden geçer.
Araf'tan bir sepet sarkıtırım aşağı,
Doluşur içine narin böcekler
Yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler
Üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı
Ben hep aynalardan geçerim doktor!

Günahları için ağlayan kim varsa
Kanatlarıyla okşar onu melekler

Hep böyle midir
Kalbin hep böyle yavaş mıdır Ruknettin?
Aynalar sana bir savaş mıdır Ruknettin?
Yarin dudaklarından trenler geçer de
Kalbiyin istasyonunda durmaz mı
Sen hiç satrançta yenilmez misin
Atına binip hep gider misin
Bilmez misin,atından ayrı düşen bir vezir
Zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı
Ve nihayet şahlar da aynalardan geçer
Bir sen mi kalırsın bu rüyada Ruknettin
Herhalde hep böyledir
Bu dünya sevenlere bir tuzaktır Ruknettin!

Buraya kalbinizi kuşatmaya geldiydik
Konuşmayı unuttuyduk,hal diliyle söylediydik.
Dua okuduyduk,yağmur dilediydik
Kalbinizi kuşatmaya geldiydik.

Hoşgeldiniz.Buyrun.İşte kalbim.
Adımı unuttuğum zamanlarda RUKNETTİN'im
Gövdesi ihlal edilmiş bir yetimim.
Şu kapıdan buyurun, az ilerisi kalbim.

Benim kalbim bir ıslahevidir doktor.
Yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde
Benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir kuştur
Uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde
Kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor
Tıkanır,ölür metropollerde.

Bir çiçeği uyandırmak için mi
Söner bu ateşgahlar
Kaldırmak için mi yeraltını
O derin uykusundan
Kurur bu göl
Ne var ve ne oluyor
Neden türkü söylüyor fesleğenler
Uzakta biri mi göründü
Biri İncil okurken düşüp bayıldı mı
Bir rüya mı gördü yalnız keşişler
Ne oldu?

Adım Ruknettin,tanışıyor olmalıyız
Bir çay ocağında ya da bir merdiven başında
Sunmuş olmalıyım kalbimi size
Bakın!demiş olmalıyım henüz avladım O'nu
İgvanın zehrini boşalttığı kuyularda.
Yalnız günah parlar zifiri karanlıkta
Ve kuyudan kuyuya bir yol yoktur
Bir avcı tüfeğini doğrulttuğunda
Ay gibi ışıdığında bir aşk
Bir mevsim yönünü şaşırdığında.

Hayret etmiş olmalısınız,kalbim
Hezarfen misali havalanınca.

Korkarım sevgili doktor,bu mektuba kendimi üzerek başlayacağım
Çabuk büyüyen bir çocuk gibi,
Ceplerimin nerede olduğunu unutacağım önce
Ve mazi gizlenecek bir yer bulamayacak kendine.
Sonra bir menekşeyi teheccüde kaldırmayı unutacağım.
Unutacağım,hangi şehirde durursam yar beni karşılar.
Nerede ölürsem bahtıma idamlar çıkar
Gülümseyen bir arap olacak yüzümün size bakan tarafı,
Terkedip gitmelerin ağırlaştığı bir güz olacak öte yarısı.

Alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak
Ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet
''gönüllü mağlupları olacak hayatın'' doktor.
Yarından korkan adam,Ruknettin böyle söyler.

Siz doktor,yazabilir misiniz bir gülü yeniden
Alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa
Kabaran yağmuru yeraltına
Ve bir aşkı ayrılığa
Yakıştırabilir misiniz doktor
Kanatlarında hüzün ve manolya taşıyan
Kuşlarla konuşabilir
Ve trampetimi geri verebilir misiniz bana?

Ah kalbin moğolları ! size verecek ne kaldı
Bir kitap olup yandı da o
Külünden zehir kaldı
Bir hayal olup uçtu da
Gökte melekler bağırdı
''eve dön,eve dön!''

Döndüm ki;şehrin ağrıları üstüme kaldı
Bulvara uzanmış diskotek kızları/o melul orospular/
Süpermarketler,bankalar
/yani toplu insan mezarları/
Üstüme kaldı.

Size ne denir ey kalbin istilacıları
Barbar denir,'bir hayal yıkan'denir.
Alın O'nu da götürün,bir kalbim kaldı.

Bir ilkokul atlasında gemilerim yandıydı
Cenevizden geliyordum,elimde mektuplarım vardı.
Elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı
Bir mevsimin ortasında kalakaldıydım

Bakkaldan manavdan değil,
Cenevizden geliyordum doktor
O kızın saçlarından geliyordum
Yitirilmiş bir mahkemeden
Galiba kalbimden geliyordum.

Bir güle boyun eğdiren nedir
O aşk değilse
Nedir kalbe çıkartılan
Tutuklama emri,
Aşk değilse.
Ah,o sığınaklardan
Yitikleri toplayan
Ve düşlere vuran gemi
Nedir aşk değilse

Size kendimden bahsediyorum doktor
Biraz yağmur kimseyi incitmez.

İyi ruhların arasında dolaşan
Bir gölgeden sözediyorum.
Acıdan çatlamış kalbi
Soğuğa dayanıklı kılan bir bilgiden
Terkedilmiş şizofrenleri
Kendine çeken vadiden
Keşişlerin hüznünden
Ve bir aşk yüzünden
Ayları karıştıran kişinin
Tababet-i ruhiyyesinden

Size kendimden bahsediyorum doktor
Ben kar yağarken ıslanmam.

Benim öbür adım rüzgar
Uğradığım orman
Değdiğim kalp uğuldar.

Deki bulunur elbet
İyi bir hal üzre kaybolan kişi


|Kemal Sayar



3 Kasım 2013 Pazar

Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yok Mu Sabahı? - Mehmet Akif ERSOY


Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yok Mu Sabahı?




Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
'Yandık!' diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!

Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında

Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!

Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn'i
En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn'i

Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicaz'ın
Âteşli muhitindeki sûzişli niyâzın

Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta
Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta?

Sönsün de, İlâhi, şu yanan meş'al-i vahdet
Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet?

Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?

Enfâs-ı habisiyle beş on rûh-u leimin
Solsun mu o parlak yüzü Kur'an-ı Hakim'in?

İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhi, bu ne zillet?

Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?
Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ

Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?

Lâ yüs'ele binlerce sual olsa da kurbân;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân!


Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık

Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın

Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevâmi' yıkılıp hâke serildi

Kalmışsa eğer bir iki mâbed, o da mürted:
Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!

Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar!

En kanlı şenâatle kovulmuş vatanından
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!

İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!


4 Cemaziyelevvel 1331 - 28 Mart 1329 (1913)
 
|Mehmet Akif Ersoy

ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM - Mehmet Akif ERSOY

ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım!
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?
Mehmet Akif Ersoy



30 Ekim 2013 Çarşamba

Radio Tarifa - Sin Palabras (Kelimeler Olmadan)

Bir Endülüs şarkısını sizlerle paylaşmak istiyorum..
Derin bi müzik,derin bi şarkı..



Sin Palabras (Kelimeler Olmadan)


Benden uzaklaşma,
Bırak sana bakayım..
Seni yanımda hissedeyim..
Görüyorsun, benden uzaklaşamıyorsun,
Beni bırakıp gidemiyorsun..



Uyanıyorum ve seni görüyorum,
Benim yanımda ve mutlu göründüğünü hatırlıyorum..

Beni izlerken buldum seni,
Gözlerini,
Kelimeler olmadan..
Bakışlar,tebessüm ve her şey

Yeniden hissediyorum..
İnanamıyorum,yeniden doğdum,yaşam…

Beni izlerken buldum seni,
Gözlerini,
Kelimeler olmadan..
Bakışlar,tebessüm ve her şey..

|Radio Tarifa




27 Ekim 2013 Pazar


Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…

Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak..

Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.

İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:

Ey dipdiri meyyit, “İki el bir baş içindir.”

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?

Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan

Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!

Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!

Herkes gibi dünyâda henüz hakk-ı hayâtın

Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar

Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…

En korkulu câni gibi ye’sin yüzü gülmez!

Mâdâm ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin;

Mâdâm ki ondan daha mel’un daha çirkin

Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,

Nevmid olarak rahmet-i mev’ûd-u Hudâ’dan,

Hüsrâna rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;

Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş…

Sesler de: “Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş!”

Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,

Tek kol da “yapışsam…” demiyor bir tarafından!

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…

Uğraş ki: Telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

“İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!” deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma..



|M.Akif Ersoy



19 Rabîülâhir 1331 – 14 Mart 1329 (1913)

Köşe - Sezai Karakoç (4)


     Köşe

4. 

Taşların ortasında Leylanın gözleri,
Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında ,
Ben Leylayı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri ,
Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında..

Ben Leyla gibi güneş doğarken uyanamam,
Şehir gece gündüz benim içimde uyur,
Leylayı götürüp Londra'nın ortasına bıraksam,
Bir bülbül gibi yaşayışını değiştirmez çocuktur..

Leyla diyorsam kesik yanaklarıyla Leyla..
Üç köşeli dünyasıyla,
Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla,
Leyla diyorsam şu bizim gerçek Leyla..

Biz seni işte böyle seviyoruz Leyla..
O gitti bize ağlamak kaldı kala kala..






|Sezai Karakoç

2 Ekim 2013 Çarşamba

Mustafa Pehlivanoğlu'nun İdamından Önce Yazdığı Mektup

Okuduğum hiç bir mektup beni bu kadar etkilememiştir..
12 Eylül darbesi ardından idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu'nun anne ve babasına yazdığı mektup kadar..
Yaşadıklarını,hissettiklerini,idamının haksız olduğunu bilmesine rağmen teslimiyetini..
Neyse ben anlatmayayım..
O yazmış..





Mustafa Pehlivanoğlu'nun İdamından Önce Anne ve Babasına Yazdığı Mektup


Sevgili anneciğim ve babacığım, sizler beni bu yasa kadar büyüttünüz ve yetiştirdiniz. Benim sizlere karşı işlemiş olduğum hataları ve suçlarımı affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakkin ve Onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz. Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Allah'ın huzuruna çıkacağım. Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah'ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah'tan bulsunlar. Sunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa'lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakindir. Zafer her zaman Allah'a inananlarındır.

Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Sizden ricam ağlamayın. Anne, sizlerle helalleşmek isterdim, fakat olmadı. Hakkım varsa, hepinize helal olsun, siz de helal edin.

Son olarak, abime, yengeme, yiyenime, bacıma selam eder, haklarını helal etmelerini dilerim.
Nişanlıma da selam eder, Cenab-ı Allah'ın mutlu bir yuva kurması için ona yardımcı olmasını dilerim.

Oğlunuz Mustafa

7 Ekim 1980

                                   Mektubun Orjinali                                    




16 Haziran 2013 Pazar

Buraya ışıkla gel! -A. Ali Ural


                                                               Buraya ışıkla gel!

Gün, bir babanın evinden çıkmasıyla evine dönmesi arasında geçen zamandır. Hiçbir ansiklopedide yazmaz. Baba eve geç döndüğünde uzamıştır gün, erken geldiğinde kısalmış.

Çocukların gün dönümü ise başkadır. Çocuk için uzar gün erken geldiğinde baba, kısalır geciktiğinde. Dünya güneşin etrafında dolanırken eğilmiştir hafiften tevazu ile. Bu yüzden güneşin elleri saçlarına farklı açılardan yaklaşır. Başındaki yapraklar, kar taneleri bundan. Alnındaki terler, kirpiklerindeki polen. Baba mı? O dünyanın etrafında dönmektedir, hafifçe eğmiş başını. Onun mevsimleri ne kadar sıcak. İşte elinde paketlerle eve dönüyor, hasat zamanı. Bir kolundan üzüm salkımları sarkıyor, diğerinden kiraz dalları. Baba eve döndü. Gündönümü. Kaç kere çıktı evden ve kaç kere döndü? Günler kısalmaya başladı sonra. Baba dönemedi eve, bastırdı kış. Dünyanın etrafında başı eğik dolanırken, ne gördüyse yerden kaldıramadı başını. Nereye saklayacağını bilemedi ellerini. Hiçbir sözlük yazmaz. Eli boş çaldıysa kapısını evinin bir akşam baba, dışı kış içi cehennem.





Sözlüklerin yazdığı şudur: "Baba: Çocuğun dünyaya gelmesinde etken olan erkek." Şöyle yazmalıydı oysa: "Çocuğun dünyaya gelmesinde ve dünyayı algılamasında etken olan erkek." Belki de o babalar kaybolduğundandır. Lokman Hekim, İmam Gazzâli, Nâbî... Kış bastırmış, oğullarına söyleyecek sözleri olan babalardan haber alınamamaktadır. "Ey oğul" diye hitap etmemektedir kimse oğluna. "Ey!" diyecek oğullar da sırra kadem basmıştır. Babalığın yalnız sulbü değil ruhu da sahiplenmek olduğunu bilenler, İmam Gazzâli'nin kapısını çalmak için ellerini sürmüşlerdir tokmağa. O da ne "Ey oğul!" diye bir ses gelmektedir içeriden: "Ey oğul! Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermâyem yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermâye o kadar kıymetlidir ki verilen her nefes artık hiçbir şekilde ele geçmez. Nefesler sayılıdır ve azalmaktadır. O hâlde nefeslerini iyi değerlendir!" Elleri taş kesilen babalar kapıyı çalamaz artık. Kendi evlerine geri dönmeye karar verirler. Fakat yol başka bir zamana taşır onları. Yusuf Nâbî'yle karşılaşırlar. Nâbi "Hayriyye" bahçesinde seslenmektedir oğluna: "Ey isteklerimin sevindiren çerağı! Ey Aziz ve Celil olan ALLAH'ın bağışı oğul! Dünya meşgalesinden önce insan için önemli ve gerekli olan şey budur ki; işlediklerinin daima sonunu düşün ve böylece din evin onarılmış olsun..." Babalar duyar duymaz bu kelimeleri, arkalarına dönüp koşmaya başlarlar, bir an önce varmak için evlerine. Fakat yollar karışır yine ve kendilerini kadim bir diyarda bulurlar. Bu kez Lokman Hekim konuşmaktadır oğluyla: "Oğlum! Dünya dipsiz bir deryadır. Bu deryada senin gemin dingin bir kalple ALLAH'a iman olsun. Geminin donanımı takva ve ibadet, yelkeni tevekkül olsun!" Bu kelimeleri de duydular ya! Ne yapsın babalar? Hangi babaya bağlasınlar gemilerini! Babalar ne yapsın? Evlerine koşsunlar!

Gün bir babanın evinden çıkmasıyla evine dönmesi arasında geçen zamandır. Ve bir gün eve dönmez baba. Gün dönmez. Dünyanın çevresinde başı eğik dolaşan o yorgun yıldız söner. Komşular eve dönmeyen babayı evden çıkarırlar omuzlar üstünde. Baba evden çıkarken çocuğun omuzlarında rütbe. Babanın mirası altın değil, o gümüş yıldız. Baba "Ey oğul!" dediyse "Ey Baba!" diyecektir çocuk. Babanın atına binecektir, aynı üzengiye basarak ayaklarını. Dünyanın ne olduğunu algılamışsa bir kere, babanın uğrayacağı şehirleri dolaşacaktır bir bir. Denizlere gemiler, gemilere kürekler, küreklere eller hibe edecek, gölgeler bağışlayacaktır güneşe. İşte Alparslan'ın oğlu toprağa babasını vermiş yürüyor başı önde. Baba tahttan mezara inmiş. Oğul mezardan tahta çıkıyor. Ve bir gün at üstünde görüyor onu bir meczup. "Amanın!" diyor, "baş aşağı olan şu saltanat şu devran ne güzel şey! Babası gitti; şimdi oğlunun da ayağı üzengide!"





Baba eve erken geldi, uzadı gün. Oğul, üzengiye basıp indi attan. "Baba adam" , " Baba evi"nde, "Babadan kalma" minderde, "babaca" su istedi çocuğundan. Çocuk bir bardak suyla koştu yanına. Bir bardak, su ve çocuk... Çocuk bir bardak su. Baba çağıldıyor. Çocuk şelaleye uzatıyor bardağı. Şelale Bostan'a akıyor. Bostan'da bir ihtiyar gözleri dolu. Çocuğunu kaybetmiş. Ya da başka bir yurda gitmiş izinsiz ondan. Mezarından bir taş koparıyor acıyla. İçi görünüyor kabrin. O dar ve karanlık yere bakınca sarsılıyor baba, yerle bir oluyor her şey. Uçuşuyor dünyada ne varsa. Eğimini kaybediyor dünya. Dört mevsim bir mevsime sığınıyor. Karanlık bir mağaraya. Ta ki rüzgar dinip akıl dönüyor evine ve tanıdık bir ses duyuluyor çukurdan: 
" Baba! Bu karanlık yerden ürküyorsan, buraya ışıkla gel!"

|A. Ali Ural|

14 Haziran 2013 Cuma

Muhsin YAZICIOĞLU – İçim Yanıyor


                                   

Muhsin YAZICIOĞLU – İçim Yanıyor

Allah hepimizi affetsin,bu millet Türk milleti olamaz,
Türk milleti İslam'a bu kadar cahil kalamaz.
Nasıl söylersiniz beyler başörtüsü takılamaz!
Hani özgürlükçüydünüz laiktiniz ne oluyor?
Bu ne düşmanlık kardeşim, yaşadıkça içim yanıyor..

Orda burda millet rahatça fuhuş yapar oldu,
Dinbirliği denildi misyonerlere gün doğdu,
Çene altına takılma sen çoluk çocuk incil okur oldu,
Biz karışıyor muyuz millet etek altı giyiyor,
Bu ne düşmanlık kardeşim gördükçe içim yanıyor..

İslam dini evrenseldir öğren artık Baykal bey,
Zamana ve mekana göre değişmez olur mu hiç öyle şey
Allah'ın emri bu arkadaş türbana yasakta ney?
Bir sor bakalım millete millet ne diyor,
Bu ne düşmanlık kardeşim düşündükçe içim yanıyor..

Okumuş yazmış yazar olmuşsunuz siz nasıl aydınsınız?
Sizden aydın maydın olmaz hepiniz resmen hainsiniz,
Bu millet laikliği bilmiyor(!) siz hocası kesildiniz,
Sizin laikliğinize eminim Atatürk bile gülüyor.
Bu ne düşmanlık kardeşim okudukça içim yanıyor.

301'i değiştirdiniz türklüğü sildiniz
biz sustuk siz üzerimize geldiniz
zaten türk değildiniz de müslüman'da değilmişsiniz
anlaşıldı kurt sustukça meydan ite köpeğe kalıyor.
bu ne düşmanlık kardeşim konuştukça içim yanıyor.

Öğrenci başörtüsü takarsa kopya çekermiş bahaneye bak,
Sen ne işe yarıyorsun lan profesör olacak salak!
Gözün nerede çektirme önüne bak,
Sözüm cümle öğretmenlere değil o laf yerini buluyor.
Bu ne düşmanlık kardeşim sövdükçe içim yanıyor..

Derdiniz milletin kıyafeti mi inancı mı kavrayamadım,
Anayasa mahkemesi başkanı mısın fetva makamı mı anlayamadım,
Kes sesini birader kandırmıyor bu milleti yalanların,
Siz nasıl Müslümansınız lan bunu nasıl mideniz kaldırıyor.
Bu ne düşmanlık kardeşim sordukça içim yanıyor..

Soyunuz ney sizin arkadaş siz nereden geldiniz?
Okul mescidinde namaz kılan öğrenciyi flaş haber verdiniz.
Düşman olunacak din yok İslam'a göz diktiniz.
Uyuma Türk milleti uyuma özün elden gidiyor,
Sen uyudukça benim içim gidiyor..

Gündüz Anıtkabir'desiniz gece mekanınız bar,
Tayyib'e ihtiyacınız yok haddi de değil zinhar!
Eğer İslam emrederse Bahçeli türbanı kendi de takar.
Senin slogan attığın yerde liderin fatiha okuyor,
Bu ne putperestlik kardeşim izledikçe içim yanıyor..

Yıllarca bu milleti karanlığa ittiniz,
40'ta 60'ta 80'de de ittiniz hala itsiniz!
Az bir ses çıkardık tapınağınıza gittiniz,
Suyunuz ısındı beyler ısındı kaynıyor!
Bu ne pisliktir kardeşim temizle temizle bitmiyor..

Tamam tamam sustuk ta! 
Sizde bizi çabuk unuttunuz.
Senelerce bu ülkeyi laiklikle uyuttunuz.
Korkudan az mı hela da tabanca unuttunuz?
Ama ülkücü uyandı artık kurşun sıkmıyor!
Bu ne düşmanlık kardeşim yazdıkça kalemim kanıyor..

Muhsin Yazıcıoğlu (1954; ŞarkışlaSivas - 25 Mart 2009; GöksunKahramanmaraş )




17 Nisan 2013 Çarşamba

BİZİM DE YAŞADIĞIMIZ HAYATTIR KARDEŞİM


BİZİM DE YAŞADIĞIMIZ HAYATTIR KARDEŞİM

bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim
biz de soluk alıp vermedeyiz
yani her insan gibi sevmekteyiz, sevilecek şeyleri
bir kır çiçeğini çimeni toprağı börtü böceği
kurban bayramlarında kınalı koçları
başları eloyası işlemeli yemeni ile kapalı
bembeyaz saçlı kırış kırış alınlı
pencere kenarlarında oğullarını bekleyen anaları



kalbim ağrıyorsa da kardeşim
gönlüm bulanıyorsa
tedirginsem kuşkuluysam
kalın kitapların yazdığına bakarsan
acaip suçluysam
havada ihanet dışarıda sıcak
duvarda yazılar
kalbimizde acılar varsa da
bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim





mektubun geldi bugün haziran
kimselere göstermediğin ak saçlarının kıvrımlarından
haberin geldi
haberin geldi iki damla gözyaşın kağıtta
çok bakarsın yağmur yağanda
ıslak ve buğulu camların ardından bilirim
bilirim, acı
nasıl oturur adam yüreğine
ne var yani işte
iyiyim diyorum ya
inan olsun iyiyim anne
insan gerçekten iyi oluyor, iyiyim dedikçe
bak üzülme
yazıyorum bir daha
nolur üzülme
üzülmüyor analar
oğulları üzülmüyorum dedikçe



bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim
biz de soluk alıp vermedeyiz
yani her insan gibi sevmekteyiz, sevilecek şeyleri
bir kır çiçeğini çimeni toprağı börtü böceği
kurban bayramlarında kınalı koçları
başları eloyası işlemeli yemeni ile kapalı
bembeyaz saçlı kırış kırış alınlı
pencere kenarlarında oğullarını bekleyen anaları





       İbrahim SADRİ

3 Nisan 2013 Çarşamba

Gizlesem de asikar etsem de canimsin benim - ŞEYH GALİP

Gizlesem de asikar etsem de canimsin benim


Ey nihal-i işve bir nevres fidanımsın benim

Gördüğüm günden beri hatır-nişanımsın benim

Ben ne hacet kim diyem ruh-ı revanımsın benim

Gizlesem de aşikar etsem de canımsın benim


Derd-i aşkın ben senin bihude ızhar eylemem

Laf edip ah u enini kendime kar eylemem

Hasılı alem bilir bu sırrı inkar eylemem

Gizlesem de aşikar etsem de canımsın benim


Ey gül-i bag-ı vefa malumun olsun bu senin

Har-ı cevr ile sakın terk eylemem piramenin

Ölme var ayrılma yoktur öyle tuttum damenin

Gizlesem de aşikar etsem de canımsın benim


Gahi ikrar eyleyip gahi dönüp inkardan

Aksini seyreylerim ayinede divardan

Gerçi bu suretle pinhan eylerim agyardan

Gizlesem de aşikar etsem de canımsın benim


Beste kıldım saz-ı efkarı o zülf-i sünbüle

Oldu Galib perde-i ahım muhayyer sünbüle

Her çi bad-a-bad bağlandım heva-yı kaküle

Gizlesem de aşikar etsem de canımsın benim


ŞEYH GALİP

Fariğ Olmam -ŞEYH GALİP


FARİĞ OLMAM

Fariğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni..

Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârîndadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni..

Ey hilâl ebrû dilin meyli sanadır dogrusu
Sû-yı mihrâba nigâhım kec-edâdır dogrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır dogrusu
Yâ sevâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni..

Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sohbetin ruh u lebindedir helâk olsam yine
Tîg-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı bî-hûde cevr itme bana sevdim seni..

Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a şalâ
Yüz çevirmem olsa dünyâ bir yana ben bir yana
Şem’ine pervâneyem pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni..


Günümüz Türkçesiyle..

BIRAKMAYACAĞIM SENİ

Bırakmayacağım seni yüz bin keder versen de bana-aşığım ben sana
Kaderin kalemi böyle yazmış alnıma-aşığım ben sana
Sözümden dönmeyeceğim dokuz tane gök kubbesi dönse bile
Şahidim olsun gökyüzü ve yeryüzü aşk yeminime-aşığım ben sana..

Kalbimin üstündeki zincirler senin gaddar kaşlarından
Beni bağlayan ip senin kıvrılmış siyah kâkülünden
Hastayım, tek sağlık umudum senin baygın gözlerinden
Bir çaresiz derde düştüm-aşığım ben sana..

Ey hilal kaşlı yeni ay gibi, kalbimin dönüşü sanadır doğrusu
Mihraba bakarsam eğer, o yalnız gözlerimin köşesindendir doğrusu
Kaşının ‘râ’ sından geri dönseydim eğer o ikiyüzlülük olurdu doğrusu
Aldırmam bu yanlış olmuş, ya da doğrusu-âşığım ben sana..

Tozsuz toprak olurum yanağındaki kuş tüylerine hasret çekerek yine
Eğer kırıp dökülseydim bütünüyle konuşurdum senin yanağından ve dudağından
Kırılsaydım ortadan ikiye, koparmazdım kendimi senin bakışının kılıcından yine
Ey sevgili bana boşuna işkence etme-aşığım ben sana..

Deli Gâlib’tir adım selam olsun Ferhâd’a ve Mecnûn’a!
Yüz çevirmem ben senden dünya olsa bir yanda, ben bir yanda
Pervaneyim kandiline, ne gereğim var benim umutsuzluğa?
Hem yabancı anlasın hem de dost bilsin bu gerçeği-aşığım ben sana..